Sovyetler'in hayaleti ve cezalandırılan sporcular

Share
Sovyetler'in hayaleti ve cezalandırılan sporcular

Milano Cortina 2026 Kış Paralimpik Oyunları'nın madalya tablosuna baktığınızda ilk üç sıra şöyle:

  1. Çin — 15 altın
  2. ABD — 13 altın
  3. Rusya — 8 altın

Rusya'nın 8 altın madalya ile üçüncülüğü tek başına şaşırtıcı olmayabilir.

Asıl şaşırtıcı olan, bunu yalnızca altı sporcu ile yapmış olması. Bu istatistik tek başına bile yıllardır Rus sporcuların uluslararası sporda hangi statüyle var olacağı üzerine kurulan bütün tartışmayı yeniden açmaya yetiyor. Mesele yalnızca kimin kaç madalya aldığı değil. Mesele, bir sporcunun doğduğu ülkenin siyasi sicilinin kariyerine ne ölçüde yazılabileceği.

Paralimpik sporcular açısından bu soru daha da ağır. Çünkü Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları birçok sporcu için yalnızca dört yılda bir yapılan büyük bir organizasyon değil; çoğu zaman yıllarca süren disiplinli çalışmanın ulaşabildiği en büyük sahne. Bir Paralimpik sporcunun bu 4 yıllık oyun döngüsünden dışlanması kariyerinin en verimli yıllarını kaybetmek, sponsorunu yitirmek, görünürlüğünü kaybetmek ve belki de bir daha o seviyeye dönememek demek.

Uluslararası spor sistemi uzun zamandır kendisini tarafsız ve barışçıl bir hakem gibi sunuyor ama gerçekte kimin makbul sporcu, kimin sakıncalı sporcu olduğuna karar veren güç ilişkilerini son derece taraflı bir şekilde belirliyor.

Savaşların gölgesindeki ilk reflekslerden birinin sanatçıyı, sporcuyu, akademisyeni ve sıradan vatandaşı pasaportuyla birlikte cezalandırmak olması tesadüf değil. Büyük bir iştahla bekleyen sistem, güçlüleri doğrudan cezalandırmak yerine erişebilirleri disipline etmeyi daha kolay buluyor.

Bir sporcunun bedenini devletin uzantısı kabul edip ona “sen bu bayrağı taşıyamazsın, sen bu marşı dinleyemezsin, sen ancak kimliğini yok sayarak yarışabilirsin” demek ve bunu sadece Rusya özelinde yapmak kulağa pek de tarafsız gelmiyor.

Rusya'nın burada Batı açısından hazır bir kara koyun olması işi kolaylaştırıyor. Uygulanan kolektif aforozun arkasında, Soğuk Savaş’tan miras kalan köklü bir kültürel refleks yatıyor. Popüler kültürden diplomasiye on yıllarca işlenen "tehditkâr Doğu", "kapalı toplum" ve "güvenilmez Rusya" figürü, bugün Rus sporcusunun bireysel varoluşunu tek bir hamlede silmeyi kolaylaştırıyor.

Moskova'daki Yaz Olimpiyat Oyunları. Yürüyüş Yarışı - 1980

İşte çifte standart tam da bu noktada göze parmak sokuyor:

Bir İsrailli sporcunun ülkesinin askeri operasyonlarından şahsen sorumlu olduğunu varsaymıyoruz.

Bir Britanyalı ya da Amerikalı atletten, hükümetinin işgallerini veya dış politikasını podyumda temize çıkarmasını beklemiyoruz.

Dünya liderleri organizasyonların vitrininde boy gösterirken -çok uzağa gitmeye gerek yok 2026 Dünya Kupası finalinde Donald Trump’ın FIFA Başkanıyla madalya dağıtması gibi- kimse siyasetin spora bulaşmasından rahatsız olmuyor.

Fakat konu Rus sporcuya gelince masumiyet karinesi askıya alınıyor; sporcudan önce siyasi olarak arınması, kimliğini paranteze alması ve devletinin yürüyen günah keçisi olmayı kabul etmesi dayatılıyor.

1980'lerin Olimpiyat Meşalesi

Paralimpik sistemde 2026 ile açılan bu gedik, Los Angeles 2028 öncesinde IOC’nin kaçamayacağı bir sınav olacak: Aynı sporcu Paralimpik Oyunları’nda bayrağıyla yarışabilirken, Olimpik arenada hangi ahlaki gerekçeyle hala "vatansız" sayılabilecek?

Savaş kararlarını alan muktedirler zirvelerinde, milyarderler yurt dışına kaçırdıkları servetleriyle, diplomatlar ise VIP localarında hayatına devam ederken; bedeli yine sahadaki sporcular ödüyor.

Sporun varlık sebebi tam da birbirinin siyasetini onaylamayan insanların aynı başlangıç çizgisinde, eşit kurallarla göz göze gelebilmesidir. Sporcuları devletlerin vekili kıldığınız an olimpik ruh diye bir şey kalmaz.
Eğer spor gerçekten evrensel bir barış dili olacaksa, ilk işi devletlerin suçunu sporcuların sırtına yükleyen bu seçici ahlakı terk etmek olmalıdır.

Read more